Anasayfa Duyurular Yazı Arşivi İletişim
Hz. Mevlana
Dedilerki
Hz. Mevlana Hayatı
Hakkında Makaleler
Mesnevi'den
Abidin Paşa Şerhi
Cilt - I
Giriş
Özel İhtar
Önsöz
Yazarın Kimliği
Hz. Mevlâna
İhtarlar
Mesnevi'nin Önsüzü
İlk Beyit
Öğütler
Eflatun diyor ki
Sokrat diyor ki
Nevton diyor ki
Volter diyor ki
Yaratılış
2-18.nci Beyitler
Şah ve Cariye
Müjdeci
Edeb
Hastanın Muayenesi
Hastalığın Teşhisi
Kuyumcunu Sonu
Bakkal ve Papağanı
Hüzün, Keder ve Elem
Yahudi Padişahı
Yalancı Vezir
Vezirin Hilesi
İkinci Hile
Çatışma Biçimdedir
Kendi Hilesine Düşmek
Müritler Kovuldu
Vezirin Sonu
Ölüm
Vezirin Vekili
Hz. Peygamber (SAV)
Cilt - II
Mevlana Müzesi
Kitap Galerisi
Künye
Sunuş
  English
Duyurular
Kitap galerisine Hz. Mevlana hakkında eserlerin bi

Web sitemiz yeni arayüzü ile yayında

Abidin Paşa Şerhi başladı

 

Web Hosting Sponsoru

Web Hosting
HAZRET-İ MEVLANA’NIN NESEBİ VE HAYATI (KADDESE SİRREHU’L-A’LA)

O Hüda’nın aşkının sarhoşu (Mevlâna Celaleddin-i Rumi) “Kaddese sırrehu’s-Sami: Allah O’nun sırrını yüceltsin” hazretlerinin adı Muhammed, lakapları Celaleddin, Konya’yı şereflendirdiklerinden (Rumî) de denmişdir. Dünya için iyilik, uğur ve hayır olan doğumları hicrî tarihin altı yüz dördüncü senesi Rebiülevvel ayının altıncı günü Belh şehrinde olmuştur. Baba ve dedelerinin sıralanışı şöyledir.

(Sultanu’l-Ulema Bahauddin Veled Muhammed) ibn-i Hüseyn el-Hatıbî ibn-i Ahmed el-Hatıbî ibn-i Mahmud ibn-i Mevdud ibn-i Sabit ibn-i Müseyyeb ibn-i Mazhar ibn-i Hammad ibn-i Abdurrahman ibn-i Hazret-i Ebi Bekr-i Sıddik. Allah cümlesine rahmet eylesin. Babası Bahauddin Veled Muhammed Hazret-i Resul-u Ekrem ve Nebiyy-i Muhterem Sallallahu teala aleyhi vesellem efendimiz hazretlerinin mânâ aleminde verdiği emir üzerine babası Hüseyn el-Hatıbî ye nikahlanan Horasan Şah’ı Alauddin Muhammed ibn-i Harezm Şahın pakize kızından dünyaya gelmiştir. Sultanu’l-ulema iki yaşında iken babaları ahiret alemine yürümüş ve Tek olan Rabbin rahmetine nail olmuşlardı. Hazret-i Bahauddin Veled Muhammed büluğa erince ve kendisinde manen olgunluk, şeklen faziletler hasıl olunca Peygamber efendimiz tarafından rüya aleminde bir çok insana “sultanu’l-ulema” lakabıyla çağrılmasını emir ve işaret buyrulduğu muteber bir çok kitapda yazılıdır. Zaman geçtikçe ilmi nisbetinde talebesi ve müridleri de çoğalmıştı. Nasılsa İmam-ı Fahreddin Razi ve Reşidüddin Fenayî gibi birkaç kişiyle bir dereceye kadar araları açılmıştı. Münasebetleri dolayısıyla Muhammed Harzemşah hazretleri de bahsi geçen bu iki imamla aynı fikirde bulunuyordu.

Bununla beraber, Sultanu’l-ulemanın temiz ve yüce bir nesilden gelişinden başka manevi ve ilmi üstünlükleri yönünden Harzem Şah’ı saygı göstermeye hatta ziyaret etmeye mecbur kalıyordu. Hatta bir gün Harzem Şahı Sultan’l-Ulemanın makamına gitti. Ziyaretçilerin, dervişlerin çokluğunu görünce oturduktan sonra, görünüşte övücü ve güzel bulduğunu belirten, aslında hoşlanmadığını ima eden şu sözü söyledi:

“Yüksek makamlarınızda halkın çokluğu o derecedir ki yanınıza oturmamız zor oldu !”

Bu cümle aslında kinayeli bir sözdü. Şahın şüphelerini ve rahatsızlığını anlatıyordu. Bu olaydan birkaç gün sonra Şah, Sultanu’l-Ulema hazretlerine özel bir adam gönderdi.

“Harzem Şahı bütün mülkünü size terkedip gitmeyi, başka bir diyara yerleşmeyi düşünüyor.”

deyince, Sultanu’l-Ulema amacın ne olduğunu hemen hissetti;

“Şah hazretlerinin gitmesi caiz değildir. Bize hasetcilerin sözüyle eza ve cefa kasd etdiler. Kendisinin alay ederek veya ahmak yerine koyarak teklif ettikleri dünya mülkü bize lâzım degildir. Huzursuz olmasınlar. Biz gidelim” dedi. Bu durum üzerine adamlarına yolculuk hazırlığı yapmaları emrini verdi. Sultanu’l-Ulemanın yolculuk hazırlığından Şah pişman göründü. Ahali ise son derece hüzün içinde ve kederli kaldı. Her ne kadar Sultanu’l-Ulemanın alıkonulması için ricalar olunduysa da mümkün olmadı. Yalnız oradan ayrılışları sebebiyle halk ile şah arasında bir soğukluk olmaması için bir Cuma günü halka vaaz ve nasihat etdi. Pazarertesi günü üç yüz kadar müridleri, talebeleri ve bir çok deve yükü kitapları ile Bağdad’a doğru Belh’den hareket etti.

Her gittikleri diyarda haklarında son derece saygı gösteriliyordu. Bu şekilde yaklaştıkları haberi Bağdad’a yayıldı. Şeyh Şihabuddin Serverî hazretleri duyduğu hürmetini göstermek için yaya olarak Bağdad’ın büyüklerinini küçüklerini kim varsa yanına aldı. Karşılayarak, Medrese-i Mustansariye’ de misafir etti. Sultan-ul-ulema Bağdad halkına vaaz ve nasihat buyurdular. Sultan-ul-ulema Bağdat’ da iken Rum Sultanı Alaaddin Keykubat onun güzel vasıflarını duymuştu. Gıyabında canu gönülden muhabbet besliyordu. İşin bu yönü de eklenerek elbette asıl sebep Allah’ın hikmeti idi, çok zaman geçmeden ve sultan-ul-ulema daha Konya’ya yerleşmeden önce Tatarlar, Horasan ve Belh’i yakıp yıktılar. Sultan-ul-ulema Bağdat’dan Hicaz’a gitti. Hacc farizasını eda edip, Şam’a döndü.

Bu sırada büyüklerden Hazret-i Attar (Allah rahmet eylesin) Mevlâna Rumi Celaleddin hazretlerini babasının yanında görüp zeka ve kabiliyetin mükemmelliğini hissetti. Güzel sözlerle iltifat buyurdu. Hatta Cenabı Attar Hazret-i Mevlâna’dan kaç yaşında olduklarını sorunca, “Hüda’dan bir yaş küçüğüm” cevabını verdiği rivayet edilir. (Hüda) kelimesinin ebced hesabıyla altı yüz beş olduğunu, doğum yılının altı yüz dört senesi bulunduğunu hesaplamaları ima yoluyla ve nükteyle söylemeleri ne derecede irfan sahibi olduklarını belgelemektedir.

Sultan-ul-ulema Şam yolundan Erzincan’a vardı. Melik Fahreddin’in ismet sıfatlı hanımının yaptırdığı İsmetiye medresesine indi ve orada ikamet etti. Orada uzun müddet kalmayıp Akşehir kasabasına doğru yola çıktılar. Melik Fahreddin’in kendilerine özel olaral yaptırdığı medresede dört sene kaldılar. Sultan-ul-ulema daha sonra Konya’ya bağlı Larende'ye yani Karaman'a gidip Larende zabiti Emir Musa’nın yaptırdığı medresede yedi sene oturmayı arzu buyurdular.

Sultan-ul-ulema hazretlerinin memleketlerinden hareket ettiklerinde Hazret-i Mevlâna Celaleddini Rumi beş yaşında bulunmaktaydı. Larende şehrinde buluğa çağına erişmişti. Hoca Şerafeddin Lala Semerkandî’nin pakize sıfatlı kızı (Gevher) hatun ile nikahlandı. Altı yüz yirmi üç tarihinde birinci oğlu Sultan Veled hazretleri dünyaya gelmiştir. Yukarıda söylendiği gibi Sultan Alaeddin Keykubat’ın gıyabında duyduğu muhabbeti hasebiyle ayrı bir şehirde oturmasına dayanamadı. Sultan-ul-ulema hazretlerini özel bir mektubu ile Konya’ya davet etti. O da bu davete icabet ederek, Karaman’dan yola çıktı. Konya’ya yaklaştıklarında Sultan Alaeddin bizzat karşıladı. Olağanüstü hürmet ederek beraberce Konya’ya vardılar. Sultan-ul-ulema (Altuniye) medresesinde ikamet buyurdular.

Ondan sonra Konya’yı kendilerine mekan ve makam edinip ilimlerin neşriyle meşgul oldular. Hicretin yirmi sekizinci senesi rebiülahirin on sekizinci Cuma günü kuşluk vaktinde yüce ruhları lahut alemine kanat çırpmıştır. “Allah en geniş rahmetiyle rahmet eylesin”

Mevlâna Celaleddini Rumi Hazretleri belli bir yaşa geldiği andan itibaren nerede bulundular ise belki yollarda bile bir dakika vaktini kaybetmeyerek Arabî usulün, dini ve aklî ilimlerin tahsili ile meşgul olmuştu. Babaları Sultan-ul-ulema hazretlerinin vefatından sonra, büyük halifelerinden (Yerine geçen vekili) biri olan Seyyid Burhaneddin Muhakkik hazretleri Terme'den hareket ederek Konya’ya gelmiş, Hazret-i Mevlâna’nın yanında kalmıştı.

Hazret-i Mevlana’da gördükleri ilim ve kemalatı takdir etmiş, mütemadiyen dokuz sene boyunca meclisinde beraber bulunmuş, sohbet etmiş, yine beraberce bir çok ilimleri talim etmişlerdir. Daha sonra Muhakkik, Hazret-i Mevlâna’ya veda ederek ayrılmış, Kayseri’de bulunduğu sırada bu vefasız dünyayı terk etmiştir (Allah O’nun ruhunu yüceltsin).

Celaleddin Mevlâna hazretleri Konya'da binlerce ilim talibine harikûlâde bir akıl ve şekille ilim talim etmekteydi. Meşhur Şemseddin Tebrizî hazretleri mürşidinden aldığı manevî işaret üzerine Mevlâna hazretlerini irşad için Konya’yı şereflendirmiş, Şekerriz hanına inmişti. Hazret-i Mevlâna’nın ahlâk ve Güzel sıfatlarını araştırıp öğrendi. Bütün ilimlere kusursuz vukufu meydanda olduğunu gördü. Fakat çıplak ve kalender kıyafetlerle gezen dervişleri sevmediğini anladı. Şemseddin Tebrizî hazretleri bunun üzerine bir kalender derviş kıyafetine girerek yolda beklemeye başladı. Hazret-i Mevlâna medreselerinden evlerine dönmekte idi. Bindiği hayvanın yularından tutarak ve garip bir heybetle yüzüne bakarak :

- Ey Rum mollası!, Peygamberimiz Hazret-i Muhammed mi yoksa Bayazid-i Bestami mi büyüktür ?

diye bir soru sordu. Hazret-i Mevlâna :

- Bu nasıl sualdir, bunda şüpheye mahal var mıdır ?” diyerek “Hazret-i Seyyidül mürselin: Peygamber olarak gönderilenlerin efendisi olan Peygamberimiz”’in şanından olan çeşitli ayet-i kerimeleri okuyarak sıfatlarını saydı. Bayazıdı Bestami’nin ise sadece O’nun ümmetinden bir fert olduğunu söyledi.

Bunun üzerine Şemsi Tebrizî hazretleri “Öyle ise Hazret-i Peygamber [Ey Allah’ım seni hakkıyla bilemedik] buyurur da niçin Bayazıd-ı Bestami "Ben subhanım, şanım ne büyüktür" der ?. Yani Cenabı Hakk’a mahsus olan şanın büyüklüğü sıfatını kendisinde nasıl görür ? dedi. Hazret-i Mevlâna şöyle cevap verdi :


- Fahr-ı âlem ve nebiyyi muhterem: Âlemlerin övüncü, Peygamberlerin en büyüğü olan efendimiz “Sallallahu aleyhi vesellem: Selam ve dua O’nun üzerine olsun” hazretlerinin mübarek sinesi ve aşkı çok derin bir deryadır. O’na her ne kadar İlahî tecelli zuhur etse yine tahammül edebilir. Hak teala hazretlerinden tecelliyatın artmasını istirham eder. Daima [Ey Allah’ım seni hakkıyla bilemedik] diyerek hakikati ve meramını arzeder. Ama Bayazıd-ı Bestami’nin İlahî tecelli’nin aynası olan kâlbine bir zerre kadar Allah’ın nuru aksedip parlayınca o nurun şiddetli ışığından kendi kendini görmeğe muktedir olamaz. Kendini kaybeder, unutur. Kendinden geçmiş bir durumdayken "Ben subhanım, şanım ne büyüktür." der.

Hazret-i Mevlâna’nın bu hikmet kaynağı olan cevabı üzerine Cenab-ı Şemseddin Tebrizi (Allah) diye haykırarak yere düşer bayılır.

O anda Mevlâna’nın kâlbinde bir İlahî tecelli parlamıştır. Derhal uyanan Şemseddinin ayak tozuna yüz sürer.
Baygınlık durumundan kurtulduktan sonra Hazret-i Şemsi evine getirdi. Kerametleri nihayetsiz olan Hazret-i Şems-i Tebrizi bu olaydan sonra altı ay kadar Hazret-i Mevlâna Rumi ile beraber bulundular. Hiç kimse beraberliklerine kabul edilmedi. Yalnız Sultan Veled hazretleri hizmet ediyordu. Bazı zamanlar yiyip içerlerdi. Diğer bütün zamanlarda zikrullah ile meşgul idiler.

Sonra halvet: Allah’ın zikri için yalnız kalmak”dan çıktılar, yine bir müddet özel sohbetleri devam etti. Aralarındaki muhabbetleri Hazret-i Mevlâna’nın müridleri ve talebesi tarafından görüldükçe bir rahatsızlık duyuluyordu. Bazı sadece dış görünüşe, maddi olana bakanlar haset etmeye başlamışlardı. "Şemseddin Tebrizi hazretleri Cenab-ı Mevlâna’ya dersleri terkettirdi" dedikodusunu yapmaları üzerine Hazret-i Şemseddin ayrılık vaktinin geldiğini kesin bir dille söyledi. Veda ederek Şam’a hicret buyurdu. Ama ondan sonra Hazret-i Mevlâna ders vermekten, konuşmaktan tamamen vazgeçti. Kendini, semaa ve her nevi musikiye verdi.

Hazret-i Mevlana Şemseddin’in ayrılığına tahammül edemeyip oğlu Sultan Veled Hazretlerini O’na gönderdi. Gidip Şam’da O’nu bulmasını, son derece hürmet ve saygı göstermesini, babası Mevlâna Hazretlerinin aşk ve muhabbetini arzetmesini, anlatmasını, Konya’yı şereflendirmesini rica ve istirham etmesini söyledi. Bunun üzerine Cenab-ı Şemseddin razı olarak birlikde Şam’dan yola çıktılar. Sultan Veled yolda hürmetinden Şemsi Tebrizi hazretlerinin önünde yaya olarak yürüdü. Fevkalade saygı gösterdi. Bu şekilde Cenab-ı Tebrizi Konya’yı tekrar şereflendirmiş oldu.

Hazret-i Mevlâna fevkalade mutluydu. Tekrar yüce meclislerini kurdular, beraber zikir ve sohbetleri yeniden başladı. Daha sonra Hazret-i Şemseddin, kimseye haber vermeden Konya’dan ayrılıp kayboldu. Hazret-i Mevlâna’nın diğer oğlu Alaaddin Muhammed tarafından şehid edildiği rivayet edilirse de bu rivayetin aslı ve esası yoktur. Şemseddin hazretlerinin ayrılığına dayanamayıp aramak için Cenabı Mevlâna-yı Rumi bizzat Şam’a bazı rivayete göre Tebriz’e kadar gitmeleri de bunun uydurma bir söylenti olduğunu ispat eder.


Bir müddet sonra Hazret-i Celaleddin-i Rumi kaddese sırrehu-s sami efendimizin müridlerinin ileri gelenlerinden en fazla sevdiği Hüsameddin Çelebi, O’nun gönül açıklığı içinde olduğu bir zamanı bularak “İlahi-name” tarzında veya “Mantık’ut-tayr” vezninde bir manzum kitap yazmasını istirham etti. Hazret-i Mevlâna tebessüm ederek “Ey Çelebi Hüsameddin ! İstediğiniz kitap, sizin hatırınıza gelmeden önce benim aklıma gelmişti, tasavvur etmiştim, ve biraz da yazmıştım” dedi. Külliyat (bütünlerin) ve cüz’iyyat (parçaların) sırlarını ortaya çıkaran Mesnevi-i şerifin


BİŞNEV EZ NEY ÇÜN HİKAYET Mİ KÜNED
EZ CÜDA-Yİ-HA ŞİKAYET Mİ KUNED

beyti şerifinden


PES SÜHAN KÜTAH BAYED VESSELAM

mısraına kadar yazdıkları birkaç beyt-i şerifi Hüsameddin Çelebi’ye verdi.

Ondan sonra Mesnevi-i Şerifin yazılması için sonsuz bir gayretin içine girdiler. Bazı geceler akşamdan sabaha kadar Hazret-i Mevlâna beyitleri okuyor, Hüsameddin Çelebi yazıyordu. Mesnevi-i Şerif bu minval üzere yazıldı, altı cilde ulaştı.

Hazret-i Mevlâna ebediyet âlemine ulaştıktan dört yüz atmış iki sene sonra ismi ve durumu bilinmeyen bir şahıs tarafından yedinci cilt namıyla bir manzume meydana çıkarılmıştır. Bu manzumenin Hazret-i Mevlâna Rûmi kaddese sırrehu-s-saminin eseri olmadığı bir çok delille ispatlanmış ve kesinleştirilmiştir. Mesnevi-i şerifin altıncı cildinin son beyt-i şerifi şöyledir:


DER DİL MEN AN SUHEN RAMİNEST
ZANEK EZ DİL CANİB-İ DİL REVANEST


Bu beyitten sonra Sultan Veled hazretleri tarafından maksadı izah için yazılan sekiz on beyit daha nüshalarının bazısının en sonunda kayıtlıdır. Bu durum ayrıca ihtar edilmektedir.

Hazret-i Mevlâna’nın olmayan, düzmece yedinci cildin birinci beyti şöyledir;


ZİYAUL-HAK HÜSAMEDDİN SAİD
DEVLETET PAYİNDE FAKRET BER MEZİD


Ruhsuz, belağatsız, vezinsiz, öncesi ile bağlantısızdır.

Sözümüzü asıl maksadımıza döndürecek olursak, Mesnevi-i şerifin ikinci cildini Celaleddin-i Rumi “Kaddese sırrehu-sami: Allah O’nun sırrını yüceltsin” efendimiz hazretleri hicri altı yüz atmış iki senesinde yazmaya başlamıştır. Bunu bize hayırlı ve sevindirici bir haber gibi ulaşan ikinci cildin yedinci beyt-i şerifinde açıkça işaret buyururlar. Son cildin tamamlanması yüce ömürlerinin sonlarına doğru yani ölüm tarihleri olan altı yüz yetmiş iki senesinde gerçekleştiği bazı işaretlerden anlaşılmaktadır. Özellikle necip oğulları Sultan Veled hazretlerinin gelecek olan beyitlerinin tercümesinden de ortaya çıkmaktadır. Sultan Veled’in bu konuya dair olan beyitlerinin tercümesi şöyledir:


“Babam, bu Mesnevi’yi söylemekden sustuğu zaman dedim ki hangi sebebden başka söz söylemezsiniz ? Cevaben şöyle buyurdular: “Zayıfladım, nutkum yorgun deve gibi yattı. Bu hale gelince kimsede haşre dek söz söylemeye mecal ve kuvvet kalmaz. Arayıp taramayı bırakıp yola koyulma vakti geldi.


O’nun yüzü dışında her şey yokolacaktır.


Bu sözün yani Mesnevi-i şerifin bundan sonrası dilince diri bir ruhu olana dile gerek kalmaksızın gelir. "Müjde ömrüm sona erdi. Müjde ki bundan kurtuluyorum, ruhlar âleminde devamlı cevalan etmek üzere gidiyorum, şu yarım damlacıkdan ibaret olan dünyadan geçip denize gidiyorum.”

Sultan Veled hazretlerinin beyitlerinin tercümesi bu kadardır.

Mesnevi-i şerifin birinci cildi yazılıp tamamlandıktan sonra ikinci cildin başlaması bir hikmete bağlı olarak bir müddet geciktiği yine ikinci cildin mukaddimesi ile takip eden beyitlerde açıkca beyan buyrulmaktadır. Buna göre ve alınan bazı bilgiye dayanılarak anlaşılan şudur; Hazret-i Mevlâna Mesnevi-i şerifi yazmaya altı yüz elli dokuz veya atmış tarihinin ilk aylarında başladılar. Bu hesapla birinci cildin yazılması arzedildiği gibi altı yüz elli dokuz veya atmış hicri yılında, altıncı cildin tamamlanması altı yüz yetmiş iki tarihindedir. Buna göre, Celadedin-i Rumi kaddese sırrehus sami hazretleri yaşı elli beş ile elli altı arasında iken Mesnevi-i şerifi yazmaya başlayıp atmış sekiz yaşında iken altıncı cildi yukarda geçen beyt-i şerife kadar ulaştırmış ve o sırada ebedî yurda göçmüşlerdir.

Mevlana hazretlerinin Mesnevi-i şeriften başka “Evrad-ı kebir’” ve derin ve ince anlamları ihtiva eden bir “Divan”ı vardır. Ayrıca üç bin beyti toplayan diğer bir kitabı olduğunu haber almış isem de onu elime geçiremedim.

Mesnevi-i şerifin bazı beyitlerini okuyan Avrupalılar hayrette kalıp Mevlâna’yı: “Derin düşüncelerin sahibi” namıyla isimlendirdiler.

Mevlâna efendimiz orta boylu, dik duruşlu olup mübarek gözleri sarı ile siyah arasında yani elâ idi. Kaşları yay gibiydi. Rengi aslında kırmızıya meyyal iken daha sonra çok fazla riyazet ve mücahede sebebiyle sarıya döndü. Ne yağlı ve ne de zayıftı. Fakat yine çok riyazette bulunmaktan sonraları zayıflamışlardı. Yüce Ruhları hicretin altı yüz yetmiş ikinci senesi cemaziyelahir ayının beşinci günü akşama yakın nimetler yurduna kanat çırpmıştır.

Fâni âlemi terk buyuracakları sırada yüce irşad makamına kimin oturacağı müridleri tarafından sorulmuştu. “Çelebi Hüsameddin” buyurdular. Ya oğlunuz Sultan Velede ne vasiyet buyurulur ? diye tekrar müridler tarafından sorulunca “O pehlivandır, vasiyete ihtiyacı yoktur” buyurmuşlardır. Bu emir ve vasiyet üzerine Sultan Veled hazretleri Cenabı Hüsameddini mevlevîliğin hilafet seccadesine oturtdular. Altı yüz seksen üç senesi şaban ayının yirmi ikinci Çarşamba günü Hüsameddin Çelebi de fâni âlemi terketmesi üzerine Sultan Veled hazretleri mevlevîliğin hilafet postuna oturmuşlardır. O da hicretin yedi yüz on ikinci senesi receb ayının on ikinci cumartesi günü nur âlemine vasıl olmuştur. Sultan Veled Hazretleri; fezaya yayılan kaleminden ortaya çıkan yüce eserleriyle adını baki kılmıştır. Ondan sonra Sultan Veled Hazretlerinin oğlu Ulu Arif efendi yedi sene boyunca irşad postunda oturmuş, O da yedi yüz on dokuz tarihinde ebediyet yurduna göç etmiştir. Allahu Teala cümlesine rahmet eylesin.


©2002 - 2019 İskenderun Mevlana Vakfı Neo Web Tasarım